2 Şubat 2012 Perşembe


Türkiye'de 2011'de en beğenilen şirketler


Capital Dergisi Gfk ile birlikte 2011 senesinde iş dünyasında Türkiye’nin En Beğenilen Sirketlerini belirlemek için bir araştırma yaptı.




Bu araştırma da iş dünyasını temsilen 8.500 yöneticiye fikri sorulmuş. Bu yanıtlar verilirken de "kendi şirketi hariç" yanıt vermesi istenmiş. Kendi şirketini yanıt olarak verenler ise analize dahil edilmemiş.

Buna göre bu sene en çok beğenilen şirket 4 senedir olduğu gibi Turkcell çıkmış. Sonra Garanti Bankası,  Arçelik, Koç Holding ve arkasından Eczacıbaşı Topluluğu geliyor.

İlk 10 ise aşağıdaki gibi.

1  Turkcell
2 Garanti Bankası
3 Arcelik
4 Koc Holding
5 Eczacıbası Topluluğu
6 Coca-Cola / Unilever
7 Turk Hava Yolları
8 Is Bankası
9 Procter & Gamble
10 Sabancı Holding

Şimdi bunu niye yazdım. Çünkü çok dikkatimi çeken birsey oldu.

Yapılan araştırmaya göre Türkiye’nin “En Beğenilen” ilk 5 şirketin ilk ikisine bakıldığında “bilgi ve teknoloji yatırımları” üç ve dördüncü sırada ise “güvenilir şirket olma”kriterleri ön plana çıkıyor.
 
Eczacıbaşı Topluluğu'nda ise duygusal bağlılık yaratmada etkisi yüksek olan ve son senelerde şirketlerin gündemindeki önemi yükselen “Toplumsal Sorumluluk” konusu  ön plana çıkıyor. Bu güçlü yanlara karşın çalışanına sağladığı ücret politikası ve seviyesi anlamında zayıflar. Ayrıca rekabette etik davranma, yönetim kalitesi ve şeffaflığı ve çalışan memnuniyeti konularında da zayıf olarak nitelenmişler.


İşte tam da bu nokta benim çok ilgimi çekti.

Bir kişinin iş yerine bağlılığını sağlayan önemli etmenlerin başında ücret politikası gibi konular gelmiyor. Tabii bu konuda önemli ama benim marka derslerinde de belirttiğim gibi sosyal sorumluluk projeleri gibi duygusal bağ yaratan konular çok önem kazanıyor.


Tüm burada belirtilen ve en beğenilen şirket olma kıstasları aslında itibarını doğru yöneten ve doğru algılanan şirketlerin başarılı olduğunu gösteriyor. Artık devir değişti. Sadece finansal sonuçlar ya da raporlar bir şirketin başarılı olduğunu göstermiyor. Başarılı şirket olmak ve yetkin çalışanlarını ellerinde tutabilmek için şirketlerin itibarını doğru yönetmeleri gerekiyor.




22 Ocak 2012 Pazar

Düşler Bahçesi





Dün bir filme gittik.

Orjinal ismi "We Bought a Zoo" Ama Türkçe'ye "Düşler Bahçesi" olarak çevirmişler. Film eğlenceli bir film. Eşini kaybetmiş bir babanın iki çocuğu ve şehirdeki hayatını kotarmaya çalışması ve en sonunda sıfırdan başlayabilmek için yeni bir ev satın almasını anlatıyor. Ev bir hayvanat bahçesinin içinde olduğu için aslında bir hayvanat bahçesi satın almış oluyorlar.





Böylece yaşamları tamamen değişiyor. Yeni bir yaşam şekli ve yeni dostlar buluyorlar. Bu değişimin onlarda yarattığı dönüşümleri ve yollarını yeniden bulmalarını anlatıyor. Buraya kadar aslında film akışı sıradan.

Ama filmi işlerken duyguların altını çok güzel çizmiş yönetmen. 

Bazen ebeveyn olsa da insanların yolunu kaybedebilceğini, bazen 7 yaşındaki kızının sana yolu gösterebileceğini, bazen hayatımızın rutininin artık bizi  boğduğunu anlayıp hayatı değiştirmek gerektiğini, bazen en sıkıştığımız anlarda hayatın bize sunduklarını, bazen kabullenip devam etmek gerektiğini ve daha bir çok seyi güzel ve akıcı bir üslüpla anlatmış.

Özellikle kız çocuğunun performansına bayıldım:)

Filmi beğendim ama bu filme gidiş hikayemi anlatmak istiyorum asıl.

Dün bir kaç telefon görüşmesi yaptım ve aslında kafam biraz karıştı. Kendi kendime yazdım çizdim ama tam sorunun cevabını bulamadım. Dün bir karar vermem gerekli olduğunu biliyordum. Önemli bir konuda yol ayrımındayım çünkü. Neyse sorunun cevabını bulamadım ve akışa bıraktım. Nasıl olsa bulurum dedim ve akşam sinemaya gitmek üzere yola çıktık. Aklımda Demir Lady'e gitmek vardı. Palladium'a gittik. Aslında hep rezervasyon yaptırırım önceden ama bu sefer nedense rezervasyon da yaptırmadım. Ve gişeye geldiğimizde önümüzdeki bayan durup dururken arkasını döndü ve dedi ki "demir lady'e bilet kalmamış, Düşler Bahçesi'ne bilet alın. Hatta biraz daha geç kalırsanız ona da bulamazsınız" dedi ve arkasını dönüp gitti. Biz de Düşler Bahçesi'ne bilet aldık.

Sonra filmi izlerken dedim ki içimden sorunun cevabı bu filmde gizli:) Ve ben gerçekten aklımdaki yol ayrımının kararını bu filmi izledikten sonra aldım.

Aklımdaki yol ayrımı ne miydi? O da bende kalsın.....:)

Sevgiler
Burcu

4 Ocak 2012 Çarşamba

İnsanın Anlam Arayışı


Harika bir kitap okudum. Okuyan us yayınlarından çıkmış. Adı "İnsanın Anlam Arayışı".

Yahudi Kampında çok uzun bir süre kalmış, hayatta kalmak ile ölüm arasındaki ince sınırda uzun bir süre gidip gelmiş, sonrasında hayatına bir anlam yüklediği için yaşama tutunmuş bir nöroloji ve psikiyatr profösörü olan Viktor E. Frankl'ın özyaşam öyküsünü anlatıyor kitap.

İlk bölümü yahudi kampında eşini annesini, babasını kaybedişini, onların gaz odalarına götürülmesini, kız kardeşi hariç hayatta kimsesi kalmayışını, yaşama dair bütün herşeyini, tüm insani değerlerini, özsaygısını kaybedişini, buna rağmen nasıl ayakta kaldığını anlatıyor. Çoğumuz  Avrupa'nın bir çok yerinde- özellikle Almanya'daki- Yahudi mezarlıkllarını, toplama kamplarını bizzat gördüğümüz, bu konuyla ilgili bir sürü film seyrettiğimiz halde, kitap öyle detaylı anlatılmış ki, bu kitabı okurken bazen insan olmaktan bile utanıyorsunuz.  "Nasıl böyle bir şey olabilir, bu kadar da değil artık " diyorsunuz.



İkinci bölümdeyse logoterapiyi yani "anlam" ın insan hayatındaki yerini ve bunun nasıl ortaya çıktığını anlatıyor yazar. Diyor ki "kişi belli durumlar karşısında tavrını belirleme yetisine sahiptir. Yahudi kampındayken  ya pes edebilir ve bilinçli olarak ölümü seçebilirdim ya da yaşamayı seçip kampta yaptığım gözlemleri kaydedip bunlarla ilgili psikoloji alanında gelişim sağlayabilirdim. Hayatta kalmam tamamen benim bakış açıma ve hayata verdiğim anlama bağlıydı".

Hepimiz hayatımızı aslında verdiğimiz anlama göre yaşıyoruz ve algılıyoruz. Bugün insanlığın en önemli sorunu aslında boşluk ve anlamsızlık duygusu. Onun için çoğumuz sürekli satın alıyoruz, onun için bu kadar kızgınız çoğumuz.

Viktor Frankl diyor ki "logoterapide bir kişinin yaşamda bir anlama ulaşmasının üç yolu vardır. Bunlardan birincisi bir eser yaratmak ya da bir iş yapmaktır.
İkincisi bir şey yaşamak ya da bir insanla etkileşime girmektir yani sevgide anlam bulunabilir.
Daha önemli olan üçüncü yol ise değiştiremeyeceği bir kaderle yüz yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir ve böylece kendini değiştirebilir. Kişisel bir trajediyi zafere dönüştürebilir. 
Logoterapi "acı çeken ve bundan kurtulması olanaksız olan bir insana, bu acıyı alçaltıcı bulduğu için mutsuz olması ve bundan dolayı utanması yerine, çektiği acıyla gurur duymasına olanak sağlar.

Aslında Viktor Frankl'ın da söylediği gibi  hayata nasıl bakarsak öyle görür, algılar ve yaşarız...
NARDUGAN'INIZ KUTLU OLSUN!
Yeni yılla beraber çok sevdiğim bir yazıyı sizinle paylaşmak istedim...

ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ

Hıristiyanların İsa'nın
doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski
Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.
Türklerin, tek
Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,
yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.
Buna hayat ağacı diyorlar
. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde
güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin
kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir
savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu
güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin
yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı
NARDUGAN

(nar=güneş,
tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

Güneşi geri
verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları
Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar,dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.
Bu bayram için,
evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.
Yaşlılar,büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

Yedikleri; yaş
ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı
yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş, bu yüzden olayın ; 
Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.

İsa'nın
doğumu ile hiç ilgisi yok.

"Doğum,
güneşin yeniden doğuşu"

Sümerolog

Muazzez İlmiye ÇIĞ

21 Aralık 2011 Çarşamba

BIRAKMAK ve BİRİKTİRMEK ÜZERİNE....

Bazı insanlar vardır. Bırakamaz... Ben de bırakamıyorum.

Annem annesine söylenirdi. Yoğurt kaplarını biriktiriyor diye. Sonra annem yaşlanmaya başladı. O da süs esyaları biriktirir oldu, evdeki sehbalarının üzeri bir sürü incik boncuk, süs esyalarıyla dolu. Benim ilk yurt dışına gittiğimde aldığım Bohemya kristalinden saatler, abimin Norveç'ten ilk aldığı porselenden yapılmış ve elinde başak demeti taşıyan köylü kadın biblosu, başka ülkelerden aldığı demir boynuzları olan Viking heykelcikleri ve daha bir çok küçük biblolar, hediyeler, tüm ailenin resimlerinin olduğu onlarca çerçeve... Hepsi sehbalarının üzerinde durmakta. Annem hiç birini atamıyor. Ben de ona söylenirdim. Benim bugün evimdeki sehbaların üstü bomboştur. Örtü de yoktur, herhangi bir kristal de, porselen biblolar da. Sadece aydınlatmaya yarayan bir iki obje var, o kadar.

Ama ben de anneme benzediğimi farkettim geçen hafta. Eşya değil bırakamadıklarım. Çok kolay atarım eşyaları, hiç kıymeti yoktur benim için, bağlanmam eşyaya. Ama "insan" ve "anı" biriktiriyorum ben.  Hiç birinden vazgeçemiyorum... Bazen canımı acıtıyorlar ama bırakamıyorum...Gidemiyorum hiçbirinden... Bana zarar veriyorlar aslında, görüyorum. Bıraksam çok daha rahat gideceğim yoluma. Yine biliyorum ki birinden vazgeçmek aslında yeni insanlara hayatımda yer açmaktır. Yeni insanlara yer açmalı insan. Yeni bakış açıları, yeni dostluklar hayatını zenginleştirir insanın. Bazen gerçekten acıtıyorlar ve gitmiyor aslında, yürümüyor bazı şeyler. Onunla daha mutsuz olacağına, onsuz daha mutlu olabilirim, bunu da biliyorum. Bırakınca bazı şeyleri hafifleyeceğim, ferahlayacağım.



Yeni arkadaslıklar gibi yeni ev de ferahlatır aslında. Yeni eve taşınmak yeniden başlayabilmektir hayata. Tertemiz, yepyeni bol ışıklı, yeni alışkanlıkların kazanılabileceği, arabaya binmeden spora ve yüzmeye gidilebilecek çok şık bir ev...
Tıpkı arkadaslarım gibi evimi de bırakamıyorum,başka yeni bir eve taşınamıyorum. Çünkü burada yaşanmışlıklarım var. Anılarım var. Kızımın doğumuna, ilk cümlesine, ilk diş çıkarmasına, ilk adımına dair bir sürü anı var bu evde. Dostlarım için kurduğum güzel balık sofraları, bol müzikli geceler, çınlayan kahkahalar var salonumda... Denediğim yeni tariflerin kokuları var mutfağımda. İlk kitabım için aylarca sabahladığım çalışma odam var bu evimde...Dostlarımın her daim kapısını çaldığı evimi şenlendirdiği bir kapım var....
Ben bırakamıyorum.  Dostlarımı, sevdiklerimi, benim için değerli olanları bırakamıyorum. Hayatımın anlamının bir parçası onlar. Geçmişimi, tarihimi biliyorlar.
Üstelik hala yeni insanlar ekliyorum hazineme, dostlar biriktiriyorum...ve vazgeçemiyorum o insanların hayatıma kattığı değerinden. 

Sezen Aksu'nun "Gidemem"şarkısındaki gibi...

Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir
Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem
Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir....

Dostlarla kalın...

6 Aralık 2011 Salı

Hayattan Keyif Almak


İnsan en çok hayallerini gerçekleştirmeye başladığında hayattan gerçekten keyif almaya başlıyor sanıyorum.

Ben cumartesi günü uzun zamandır istediğim birşey yaptım.

Çok uzun zamandır marka yönetimi alanında uluslararası markalarda çalışıyorum.  Yüzlerce lansman yapıp, bir sürü PR projeleri bir sürü krizler yönettim. Basın iletişimine dair on dört seneyi aşkın zamandır deneyimlemediğim, yönetmediğim proje kalmadı. Artık bunca deneyimden sonra bir yerde bu deneyimimi başka alanlarda da kullanmalıyım dedim. Farklı lansmanlar, farklı projelerle bir sürü renkli işe imza atıyorum ama bir süredir bu deneyimlerimi gençlerle paylaşma isteği çok ciddi bastırıp duruyordu içimde ve ben kendimi öğrencilere ders anlatırken görmeye başladım. Bu fikir beni heyecanlandırıyordu. Sonunda da geçen hafta bunu deneyimledim. Evet onca işin gücün arasında, 2012 yılının iletişim planları hazırlanır, bütçeler oluşturulurken ben bir de ders vermeye zaman ayırdım. Normalde eğitim içeriği hazırlamak, hafta sonu oraya gitmek vb istemeyen birinin gözünde büyüyebilirken, ben çok keyifle yaptım bunu... İnsan isteyince herseyi yapabiliyor bunu anladım.

Cumartesi sabahı hazırlandım erkenden kalktım eğitim vereceğim otele gittim. Eğitim hazırlıklarına başlarken bir görevli geldi ve "hocam flipchart ister misiniz ? " diye sordu. Ben üstüme alınmadım tabii.  Sonra arkamdan omzuma hafifçe dokunarak" hocam, flipchart ister misiniz? " diye bir daha sordu. Ben ilk defa birisi bana "hocam" dediği için önce şaşırdım, sonra da gülümseyerek, dersin sonunda yaptıracağım uygulama için istediğim flipchart sayısını söyledim. Sonra sınıfa öğrenciler gelmeye ve herkes hep bir ağızdan "hocam" demeye başladılar.   Ve ben içimden gülümseyerek ve keyifle derse başladım. Bu benim için çok keyifli bir deneyim oldu çünkü artık vermeye başladım. Verdikçe doldum, dolarken aldım, aldıkça verdim. Dersin sonunda öğrenciler sınıftan bir hayli geç çıktılar ve çok keyifli şekilde vedalaştık. Pazartesi işe geldiğimde bazılarının mail attığını, bazılarınınsa Linkedin'den iletişim kurduğunu gördüm. Bu da beni çok keyiflendirdi. Ektiğiniz iletişim tohumları, doğru ekilmiş, doğru beslenmiş ve pırıl pırıl filizlenmişti...

İnsanlara bildiğim konuyla ilgili birşeyler verebilmek, insanlarda yarattığı etkiyi görmek beni büyüledi. Ve bu işe fırsat buldukça devam etmem gerektiğine karar verdim.

Ve yine bir kez daha gördüm ki insan en çok hayallerini gerçekleştirmeye başladığında hayattan gerçekten keyif almaya başlıyor.

Sevgilerimle

3 Aralık 2011 Cumartesi

Ömrünün ikinci yarısı....

Bugün öğle yemeğinde arkadaşlarla konuşuyorduk "insan otuz beşten sonra farklılaşıyor" diye. Evet gerçekten farklılaşıyor. Ömrünün ikinci yarısı başladığında insan artık vakit kaybetmek istemiyor bence.

Ömrün ilk yarısında zaten okul telaşıydı, sınavlardı, işe başlamaydı, evlilikti, kariyerdi, çocuktu hatta ikinci çocuktu hayat hep hızlı ve telaş içinde geçiyor. Sonra bir bakıyorsun ki yaş gelmiş otuz beşe...  O zaman durup düşünüyorsun ve diyorsun ki "artık vakit kaybetmek istemiyorum. " Tahammül ettiğin insanları, ayağını sürüyerek gittiğin yerleri siliyorsun önce hayatından. Bütün yüklerini atıyorsun üzerinden. Zorlayarak taşıdığın ne varsa kamburunu çıkartan, atıp rahatlıyorsun. İçini ve üstünü temizliyorsun sonra.

Sonra bir hesap yapıyorsun. Diyorsun ki 35 yılımı hep başkaları için yaşadım. Okula gidilmesi gerekiyordu; gittim. Ders çalışılması gerekiyordu; çalıştım. İşe girilmesi gerekiyordu; girdim. Sonra aşık oldum geldi; evlendim. Gidilmesi gereken aile ziyaretleri vardı; gittim. Gece çocuğa kalkılması gerekiyordu; kalktım ve uykusuz işe gidilmesi gerekiyordu; gittim.

Ve sonra diyorsun ki artık  yeter.... 

Daha ne kadar sağlıklı olarak bu hayatı sürdüreceğini bilmiyorsun. Çünkü yaş yolun yarısı...

Hem işin güzel yanı artık hırsın da kalmıyor işe, yaşama, maddiyata dair.

Daha dinginleşiyorsun bu yaşına kadar cebine tüm biriktirdiklerinle. Daha çok seviyorsun sanki sevdiklerini. Hangi dostlarının özel olduğunu anlıyorsun.

Telefon rehberin çok kabarık olsa da acil durumlarda aranacak özel dostlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor artık çünkü biliyorsun.

Üstelik işin güzel yanı artık hem bilecek kadar deneyimin var hem de yapacak kadar enerjin var bu yaşta...

Artık yükleri atma zamanı olduğunu anlıyorsun ve seni neyin mutlu ettiğini.

"Samimiyet" belki de en önemli kelime oluyor belki hayatında. Samimi dostluklara, samimi gülümsemeye verdiğin değer artıyor. Çünkü artık biliyorsun sıkıca kucakladığında çocuğun seni, gerçek sevginin ve içten kucaklamanın ne demek olduğunu...

Sevgilin gözünün içine bakarak güşümseyince  anlıyorsun ne demek istediğini söze hiç gerek kalmadan. Eskiden "beni ne kadar cok sevdiğini soyle" tutturmalarının yerine bakışınla, gözlerinin içinin gülmesiyle anlıyorsun seni, en çok seni sevdiğini söze gerek kalmadan...

Anlıyorsun, seçiyorsun, biliyorsun ve tutkuyla yapabiliyorsun...

İşte 35 yaşın kısa bir özeti bu aslında...

Sevgiler